Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

EN SON HABER

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

Tarihe Yolculuk: Balkanlar- III

Ahmet ÇAPKU

21 Temmuz 2018, 00:14

Ahmet ÇAPKU

Saray Bosna (Sarajevo) bu bölgenin adeta  kalbi konumunda. Şehir içindeki milli park ve İgman Dağları dibinden bir ırmak gibi günyüzüne çıkan ve Saray Bosna boyunca akıp giden nehri görmek gerek. Savaş boyunca bu su, kuşatma altındaki Saray Bosna halkı için tek su kaynağı olma özelliği taşımış. Su o kadar berrak ve soğuk ki, gençler yaz döneminde ayaklarını su içinde tutma yarışına girerlermiş!... Buraya ‘hayat ırmağı’ denilebilir. Su kaynağından Umut (Hayat) Tüneli’ne geçildiğinde insanî dramın her türlüsüne tanık olunabilir. Saray Bosnalılar kuşatma altında iken havaalanından yaklaşık sekizyüz metre ilerideki bir evin altına tünel açmışlar. Kendisinden evini isteyen Aliya İzzetbegoviç’in oğluna, Sida Kolar nine, evimi değil tarlamı da alın, diye mukabele eder ve hemen tünel kazısı başlar. Umut (Hayat) Tünel’i kazısı böylece başlamış ve dört ay dört gün sonra 30 Temmuz 1993’te kazı işleri bitmiş. Bosnalılar, Türkiye’den gelen yardımlarla hayata tutunmuşlar ve düşmanlarına karşı direnmişler. Saray Bosna’da kuşatması esnasında hareket eden her canlıya ateş edildiğini hesaba katılırsa Hayat Tüneli’nin savaş boyunca nasıl hayatî bir fonksiyon icra ettiği de anlaşılır.

Saray Bosna kuşatması ve orada olup bitenleri Bedir Harbi’ne benzetmek mümkündür. Saray Bosna suyu ve stratejik bu tünel, savaşın gidişatını değiştirmiş görünüyor. “Beşerin azmini tevkif edemez sun‘-ı beşer!” hakikatinin tecelli ettiği yer burası olsa gerek. Bu ev şimdilerde savaş (tünel) müzesi olarak duruyor. Her şey daha dün gibi. Evin gövdesi hep kurşun izleri, içi ise orada olup bitenlerden haber veren eşyalarla ve sembollerle dolu. Video gösterisinin olduğu bölümde ise duvarlara neler yazılmamış ki… İşte onlardan birkaçı şöyle:

  • 1993 savaş yılında tünelden geçerken bugünkü kocamla tanıştım ve o zaman evlendik. Köprülerin insanları birleştirdiğini söylerler. Bizi ise bu tünel birleştirdi!
  • Sıra bir türlü durdurulamıyordu. Her zaman bir yönlüydü. İki yaşında olan bir kız çocuğuna yalnız gitmek zorunda olduğunu anlatmak hayli zordu…
  • Sarajevo’ya tünel yoluyla döndüğümü düşününce en çok hatırladığım karıma, oğluma ve kızıma yiyecek getirdiğimdir.
  • Tünelin kazıldığı duyurulduğunda hepimiz için hayat yeniden başladı.
  • Bazıları kucağında ölüm bazıları ise hayat taşıyorlardı. Hepsi de aynı istekle geçiş için yalvarıyorlardı.
  • Bu tünel olmasaydı ben bugün ne yaşayacaktım ne de ailem olacaktı.
  • İlk geçişim benim için bir sonsuzluktu. Hâlâ da öyledir.
  • Tünelden geçtiğim anları düşündüğüm zaman tek hatırladığım korkudur.
  • Tünel şehirden ve o yıllardaki bulunduğumuz berbat durumdan tek çıkışımızdı.
  • Daha küçük bir çocuktum ve kendimi yolun büyük kısmını dayım taşıdı. Onu hiçbir zaman unutmayacağım.
  • Babam tünelden sırf bir kızı görebilmek için geçiyordu. O kız da bugün benim annemdir!
  • Anlamak güçtür ama şehirdeki hayat, havaalanının altındaki o dar geçit sayesinde sönmemiştir.
  • Sessizlik… Su damlalarının sulu zemine nasıl düştüğü duyulabilirdi.
  • Bizim geçişimizden önce Sırplar tünelin hem girişi hem çıkışını bombaladılar. Çok yaralı ve ölü insan vardı!
  • Benim için tünelden geçmek her şeyi bırakmak anlamına geliyordu. Buna rağmen kuşatılmış olan Saraybosna’ya girdim ve sevdiğim adamla evlendim.

Burada aşk ve nefret, ölüm ve hayat, korku ve sevinç, nice tezat insanî haller aynı anda yaşanmış. Bu noktada Saray Bosnalıların Türkiye’ye minnet duygularından söz edilebilir. Tank, top ve sniperlerin etrafı kuşattığı bu alanda yıllarca can pazarı yaşanmış. Onun için burada parklar, boş alanlar hep şehitlik konumunda. Daha önceleri elli yıl boyunca adeta kardeşçe yaşayan insanlar, silahsız Müslümanlar’ı hedef almış ve daha önce çeşitli ırk ve dinlere mensup akraba kişiler savaş sebebiyle karşı karşıya gelmiş ki, toplumsal bir travma halidir bu. Bu toplumsal travma hali yanında ailevî ve ferdî travmalara ne demeli ? Mesela küçük bir kız çocuğunun annesine sorduğu şu soruyu vicdanlar nasıl kaldırır bilinmez: ‘Anne, düşmanlar biz çocukları küçük mermilerle mi vurup öldürür ?!...’

            Fatih Sultan burayı 1455’te Osmanlı’ya katmış. Prizren’in de aynı tarihlerde fethedildiğini düşündüğümüzde buranın Osmanlı için anlamı daha iyi anlaşılır. Fatih Sultan, Saray Bosna’da kıyamete kadar ezanların susmaması için dua buyurmuş. “Hüner bir şehir bünyâd itmekdür / Reayâ kalbin âbâd itmekdür” diyen Avnî mahlaslı şair Fatih Sultan’ın bu dizeleri gerçekte fetih düşüncesinin ve devlet felsefesinin özetini sunar bize. Kendisi, Milaçko Nehri yanındaki Hünkâr Camii’ni yaptırmış. TİKA bu camiyi onarmış. Burası aslında bir külliye imiş. Bahçesindeki imarethanenin büyük bacası hâlâ ayakta. Koca sarıklı mezar taşları (ki, ben bu büyüklükte sarıklı taşları başka yerde görmemiştim ve bu hacim, aynı zamanda ilmin ileri seviyesine de işaret imiş), ilim ehlinin burada ne çok olduğuna işaret ediyor. Mezarlık varsa tarih de vardır diyebiliriz. Fatih’in askerlerinden bazı şehitlerin mezarları da burada imiş rehberimizin ifadesine göre. Nehrin her iki yakasında muhtelif dinlerin mabetlerini görebilmek mümkün. Ancak burada, Aliya’nın çocukluk ve gençliğinin de geçtiği[1] Başçarşı, Sebil, Kanuni’nin halası oğlu Gazi Hüsrev Bey külliyesi, Moroviç Han hep birlikte ele alınmalıdır. Medresenin iç avlusu ve dışarıya kapalı mimarisi bana Sivas Gök Medrese’yi hatırlattı.[2] Bu mimarinin eğitim açısından yeniden incelenmesine tarafım. Buradaki mimari, bize Edirne’yi, Bursa’yı, Üsküdar’ı hatırlatıyor. Yan yana camileri, bedestenleri, sebilleri ile büyülü bir Osmanlı şehri gibi duruyor Saray Bosna. Savaşta Osmanlı’dan kalan arşiv binası epey zarar görmüş, yanmış. Geriye kalan eserleri güvenilir aileler evlerinde koruma altına almışlar. Ne vakit ki, yeni modern bir arşiv binası yapılmış onlar da eserleri getirip teslim etmişler. Burası Osmanlı tarihi ile ilgili kapsamlı arşivin olduğu kütüphanelerden biri imiş.

            Aliya İzzetbegoviç aslen Boşnak bir ailenin insanı. Ancak babaanne tarafından Üsküdar’lı bir Türk. Bu da onu, tıpkı Mehmet Akif gibi, hem doğulu hem de batılı kılıyor. Bir yönüyle Bosna Hersek, bir yönüyle Türkiye ilgisi sanırım onun bu özelliği ile ilgili. Bunda tarihi bağlar yanında ailevi, dini ve kültürel bağlardan söz edilebilir. İnsanların ve toplumların birbirini sevmesinde menfaat ilişkisinden bahsedilebilir. Ancak menfaatin ötesinde ve üzerinde başka önemli faktörler vardır. Aliya, Saray Bosna konusunu George Bush’a açtığında, bu Avrupa’nın iç işidir, cevabını alırken aynı tavrı Türkiye’yi idare edenler göstermemiştir. Tavırların farklı oluşunda, öyle anlaşılıyor ki, yukarıda dile getirilen ve duygu (hissiyat) bağlarını oluşturan hususların etkisi söz konusudur.

Aliya’nın kabri bugün Kovaçi Şehitliği’nde yer alıyor. Kendisi, “Mezarıma anıt yapmayın. Öldüğümde Osmanlı askerleriyle Bosna şehitleriyle yan yana yatmak istiyorum” demiş. Beyaz zambaklar misali uzayıp giden şehit mezarları. 1992-93’lü yıllara ait bu mezarlar genelde tek tip ve Bakara Suresi 154. ayetin meali yazılı: “Allah yolunda katledilenlere ölüler demeyiniz! Aksine onlar hayattadır lakin siz bunun şuurunda olmazsınız.” Yaşları genelde on beş ilâ yirmi beş arasında gencecik insanlar… Bu manzara yüreği olan herkesi farklı bir halet-i ruhiyeye taşır. Genç yaşta gök ekin misali toprağa düşmüş, şehit olmuş insanlar. Aliya’nın kabrinin çevresi hilal şeklinde tasarlanmış. Kabri ise sekiz sütun üzerine kurulu üstü açık bir yapı halinde. Aliya[3], baş taşına Abdullah Alija yazılmasını istemiş. Abdullah, Allah’ın kulu demektir. Bu da onun, gerçekte (çağdaş) bir derviş ruhu taşıdığına işaret ediyor. Eğer ki, dervişi, yukarıda işaret edildiği üzere anlayacak olursak, Aliya’nın da derviş ruhlu kişi olduğunu ifade edebiliriz düşüncesindeyim.[4] Aliya’nın kabrinin etrafı çevrili değil. Kabrin üzerinde sadece toprak yığını var. Koca iki sütun halindeki baş ve ayak taşları olmasa belki kabir olup olmadığı bile pek anlaşılamaz. Bu durum bana, kimi dervişlerin kabir taşı bile istemediğini, ‘bizi bilen bilir gelip ziyaret eder, bilmeyen ise geçip gider. Bizler Fatiha dilencisi değiliz’ şeklindeki tavırlarını anımsattı. Bu mezarlığın aşağı tarafında eski bir Osmanlı mezarlığı var. Geçmiş/gelenek ile çağdaş tarih burada iç içe geçmiş halde. Biraz yukarıda ise Mevlevi dergahı varmış.

            Saray Bosna’nın içinde geçen nehir üzerinde Latin Köprüsü var. Burası ikinci cihan harbinin patlak verdiği bir yer. Avusturya Macaristan veliahtı arşidük Ferdinand’ın suikasta uğradığı yer de burada. Onun için bazı binalar müze konumunda. Özellikle savaş esnasında ağır yara almış devlet binaları veya kişilere ait binalar savaşın izlerini taşıyor.

Travnik yeşillik bir yer. Bosna, Osmanlı döneminde buradan yönetilmiş. Burası Osmanlı döneminde 15-20 kadar vezir çıkarmış bir yer imiş. Elçi İbrahim Paşa Medresesi mühim tarihi bir eser. İslam mimarisi ve yüksek eğitim için üzerinde çalışılması gereken bir yapı bence. Burası 1700’lerde inşa edilmiş. Hemen yanı başında eski ve yeni şehit mezarlığı iç içe bulunuyor. Etrafta hemen her yerde yeni şehitlik mezarlıkları dikkat çekiyor. Travnik mimari olarak eski bir Osmanlı şehrini andırıyor. Buradaki kaynak suyu, adeta ırmak gibi akıyor. Travnik Kalesi ise yüksekçe bir tepede ve oldukça güzel.

Travnik yolunda Ahmici Köyü diye bir yer var. Müslümanlar’la Hristiyanların iç içe yaşadığı bu köyde Hırvat Savunma Konseyi’ne bağlı birlikte 16 Nisan 1993’te 116 Müslüman’ı katlederek bir soykırım uygulamış. Yanmış, yakılmış insanlar ve evler… Rehberimizin söylediğine göre bu cinayeti işleyenler buradan Avrupa’ya gitmiş. Bu işlere bulaşmayanlarla Müslümanlar birlikte yaşamaya devam ediyormuş.

Saray Bosna’daki tünel nasıl ki, 20. Yüzyılın bittiği yer ise[5] Srebrenitsa’daki Potoçari Anıt mezarlığı da insanlığın bittiği yerdir denilse sezadır. Savaş esnasında pek çok Boşnak burada, güvenli bölge olması itibarıyla NATO gücüne sığınmış. 24 bin nüfuslu şehir kısa sürede 50-60 binlere ulaşmış. Ellerinde derme çatma silahlarla kendilerini savunan Boşnakların bir kısmı, silahlarını buradaki NATO güvenlik gücüne vermiş. Oradaki görevli güvenlik güçleri ise çeşitli sebeplerle şehri boşaltmış ve Sırp komutan oradaki silahsız Boşnak erkekleri vahşice katletmiş. 8372 (ki bu sayı sürekli artıyor) silahsız insan orada katledilmiş. Rehberimizin anlatmasına göre kimi sağlıklı Boşnak insanların organları alınmış ve düşmanlarının hastalarına nakledilmiş. Boşnakların katledildiği büyük fabrika binasının içi sıvanmış ve savaş izleri yok edilmiş. Mehmet Akif’in, “Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu // Nereden başladı yükselmeye, bak nerde ucu !”[6] mısraları burayı anlatıyor denilebilir. İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi, fehvasından hareketle merhum Aliya, “Soykırımı unutmayın! Unutulan soykırım tekrarlanır” diye uyarır insanları.

Kabristana girince insan kendini beyaz mermerlere kazınmış isimler, Bakara suresi 154. ayetinin Boşnakça meali ve ova gibi bir düzlükten dağların dibine kadar uzayıp giden kabirler arasında bulur. İnsan bu manzara karşısında söyleyecek bir söz bulamaz. Müslüman kabir taşları beyaz, Hristiyan Katoliklerinki genelde siyah mermerden yapılmış. Zannediyorum dini bir ilke ile ilgili bu durum. İslam’a göre insan temiz doğar ve yaşar. Günah kiri, kişinin iradesi ile işlediği ve benliğine ilişen şeydir. Ancak tevbe ile onu temizleyebilir. Hristiyanlıkta ise insan asli günahla (kir) doğar. İslam’da tevbe, Hristiyanlıkta itiraf esastır. Tevbe etse bile kişi, temizlendiğini (affedilmişliğini) garanti altına alamaz. Korku ile ümit arasında kalmak durumundadır. Aynı şeyi itiraf için söylemek ne ölçüde mümkündür? Zannımca bu temel farklı bakış açısının öteki âleme aksetmiş bir yansıması olabilir bu durum.

Aliya, Rilke’yi beğenerek okurmuş. Özgürlüğe Kaçışım isimli kitabın baş tarafında yer alan “Güz” isimli şiir bu manzarayı hatırlatır insana: “Düşer yapraklar, sanki düşer uzaklardan / Gökyüzünde uzak bahçeler mi bozulmuş ne / Düşerler gönülsüz doğanlar gibi. // Düşer geceleyin ağır yeryüzü de / Yalnızlığa, bütün yıldızlardan …”. Aliya, Tarihe Tanıklığım isimli eserinde “Bu boyutta bir trajedi gerçekleştiğinde kimse masum değildir. İçinde Srebrenica’nın gerçekleştirilebilir olduğu bir dünyanın varolmasından dolayı hepimiz suçlanmayı hak ediyoruz” diyor. (sf. 262). Notlarında bu denli bir faciaya ihtimal vermediğini yazar. Anlaşılan o ki, Bosna faciası, “insanın yapabilecekleri hakkında en iyiyi ve en kötüyü gösteren eşsiz bir bilgi” kaynağı olmaya devam ediyordur.[7]

Srebrenitsa için çok şey söylenebilir. Tarih, din, ahlak, eğitim, savaş, menfaat gibi daha pek çok açıdan üzerinde durulması gereken bir faciadan söz ediyoruz. Tarihler acı veya kahramanlık üzerine kurulurmuş. Ben kahramanlık (umut, iyilik) üzerine kurulmasına tarafım. Çünkü acı, insanı acımasızlığa ve karamsarlığa sevkedebilir. Burada insanlığın bittiği söylenebilir ise eğer onu tekrar canlandırmak da insanlığın ödevi olsa gerektir. Bu açıdan buradaki anma törenlerine öncelikle Müslümanlar, hiç olmazsa belli ölçüde, insanî açıdan katkı sağlayabilir. Aliya, geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın, der. İnsanlığı unutmamak adına hemen her ülke, hiç olmazsa İslam coğrafyası, bunu yapabilir. Kötülük işleyenlerin yaptıkları yanına kâr kalmaz elbette. Allah’ın değirmeni yavaş işler ve fakat iyi öğütür derler. Gerçekte insan, öfke anında belli olurmuş. Öfkeyi denetleyebilmek için iyi eğitilmiş bir akıl ve ona istikamet sağlayan sahih bir vahiy önemlidir. Bu açıdan Aliya, “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için göklerin talebesi olmak”a dikkat çeker. Bir Bosna gazisi, Bosna’da Müslüman Boşnakların savaşın gidişatını kendi lehlerine çevirebilecekleri esnada barışın onların önüne konduğunu ve bu konuda Aliya’nın zor durumda kaldığını ifade etmişti. Hatta kimi İslam ülkesi liderleri bu konuda Aliya’yı ikna etmeye de çalışmış. Kim bilir, Aliya’nın şu sözü buna işaret olabilir: “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil dostlarımızın sessizliği olacaktır!”

…

Belgrad, Sırbistan’ın başkenti. Belgrad’ın tarihi açıdan gezilip görülecek epey yeri vardır. Gezi grubu olarak tarihi Bayraklı Camii’ni ziyaret ettik. TİKA’nın onardığı ve ibadete hazır hale getirdiği bu cami, Belgrad’da baki kalmış en önemli cami olsa gerek. Yanındaki park, bir zamanlar Osmanlı mezarlığı imiş rehberimizin ifadesine göre. Hiçbir iz kalmamış tarihe dair. Cami avlusunda ise şuraya buraya atılmış sarıklı mezar taşlarını görebilirsiniz. Belgrad Kalesi ise hâlâ daha gezilip görülesi bir mekan. Burada Mora fatihi Ali Paşa’nın türbesi bulunuyor. Az ileride, Sava Nehri’ne bakan kısımda Sokoloviç Mehmet Paşa’nın (Sokollu) yaptırdığı bir çeşme var. Tuna ve Sava nehirleri burada birleşip Bulgaristan’ı geçerek Karadeniz’e dökülüyor. Yine şehirde modern binalarla dolu bir cadde var. Burada Rus, Fransız, Osmanlı, Sırp vb. mimariyi görmek mümkün.

Sırpça’da dört veya beş bin kadar Türkçe kelime varmış. Bu da mezkûr kültür ile Osmanlı’nın ne kadar iç içe geçmiş olduğuna işaret eder. Şehir temiz, parklar ise edipler, şairler ve önemli kişilerin büstleri ile süslenmiş. Üniversite ve fakültelerin bulunduğu binalar mimari açıdan dikkate değer.

            Sofya, Bulgaristan’ın mimari açıdan oldukça güzel bir şehri (başkenti). Kadı Seyfullah Efendi Camii (1567) şehirde Osmanlı’dan geriye kalmış en önemli mabet konumunda. TİKA onarmış bu camiyi. Caminin altından tünel, yanından tramvay geçiyor. Sofy’da vaktiyle onlarca cami varmış. Bulgaristan’da da tarihi açıdan gezilip görülmeye değer daha pek çok yerin olması tabiidir. Filibe (Plovdiv), Rusçuk, Plevne, Varna, Eski Zağra, Kırcaali, Şumnu gibi yerler bunların başında gelir. Ancak biz sözü edilen yerlere ziyaret imkanı bulamadık. Aynı husus Sırbistan için de geçerlidir. Diğer ülkelerde ise gezilip görülecek, ziyaret edilecek o kadar çok yer, eser vardır ki… Bizim gezimiz sanırım tadımlık gibi doyumluk değil. Balkan mimari eserler uzmanı Michael Kiel, bu bölgede Osmanlı’dan kalan eserlerin sadece yüzde iki (% 2) civarında olduğunu söylermiş. Sözü edilen miktar bile o kadar çok ki, saymakla, ziyaret etmekle bitmiyor sanki!...

            Yol boyunca Senai Bey’in dikkat çekici açıklamaları vardı. Fecr Suresi’nin son iki ayeti, gerçekte cennetin, insanlarla birlikte olduğunu, cenneti konu edinen hemen birçok ayette genelde salih insanlar topluluğuna yer verildiğini, bu açıdan ‘insanın insana cennet olması’nın hem burası hem öteki âlem için geçerli olduğunu dile getirdi. Cennete girilme konusundan önce Allah’ın kullarının arasına girilmesinden söz edilmiş olması bu açıdan mühimdir. Yine biz insanlar, bu dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya gelmişiz. Nice insan var ki, bu dünyada şuna buna sahip olmak için çırpınır durur ve neticede hepsini bırakıp gider. Gerçekte bu dünyada kişi, bir şeye sahip olamaz. Şu halde geriye Allah’ın nimetlerine şahit olmak kalır. Öyleyse bu hususa dikkat etmek gerekir. Aynı şekilde Hz. Peygamber, Mekke’den hicret edince önce Yesrib’e geldi. Nice emek, gayret neticesinde orayı Medine kıldı. Demek ki, bir şeyin başka bir hale dönüşmesi için insanî, ahlakî bir gayret esastır. Benzer durum evlilik, aile içi iletişim ve geçim için de geçerlidir. Kişi, (erkek olsun kadın olsun) eşinin insanî açıdan belli seviyeye gelmesini arzu ediyorsa hasbî bir gayret içinde olmalıdır. Senai Bey, bu konuda ‘bilgisayar eril midir dişil midir ?’ sorusu üzerine ilginç bir betimleme yapmıştı bir aile terapisti olarak.

Gezinin değerlendirme faslında Tamer Bey’in, şehri okumadan şehre dokunamazsınız, açıklaması dikkate değerdir. Bu konuda bir dizi kitap listesi önermişti.[8] Nizamettin Bey ise sayısal ilimlerde iki ile ikinin toplamı dört ederken aynı toplama işleminin sosyal ilimlerde beş ettiğini dile getirmesi, gerçekte beşeri ilimlerde bir konuyu yerinde görüp incelemenin önemine işaret ediyordu. Musa Bey’in, bu gezi bağlamında Türklük, İslam, Müslüman ve vatan kavramlarına yeniden bakmayı teklifi ise bir başka önemli husustu. Cemal Bey’in mihmandarlığı ve yol boyunca hasbî gayreti kayda değer bir durumdu. Rasul Bey’in bu ziyareti bir sıla-i rahim olarak görmesi ve insanın geleceğe dair hayallerini dua makamında telakki etmesi mühim bir husus olsa gerek. Yine Lokman Suresi’nin 13. ayetini şirk-zulüm açısından yorumlaması siyaset ahlakı açısından mühimdi. Melek Hanım’ın, annesi Balkan muhaciri olmasına rağmen vatan olarak Türkiye’yi gördüğünü, kendisine muhacir denilmesinden hoşlanmadığını ve fakat Balkanlardan bahsetmekten de geri durmadığını dile getirmesi ilginçti. “Aslında vatan, sınırları gönüllerde çizilen şeydir” ifadesi ise kayda değer bir bakıştı diyebiliriz. Rıdvan Bey, IUS’dan (International University of Sarajevo) hareketle Türkiye’nin dış ülkelerden gelen talebelere sunduğu imkana ve TİKA’nın özverili çalışmalarına değindi. Vaktiyle nasıl ki, Ahmed Yesevi yetiştirdiği talebelerini Anadolu ve Balkanlar’a gönderdi ise aynı durumun bugün ülkemiz için de geçerli olabileceğinden söz etti. Mustafa Bey’in tuttuğu notlar, kayıtlar umarım ileride harika bir ilmi çalışmaya dönüşür. Geziye katılanların müsbet kanaatlerini buraya not edebiliriz. Şoförlerimize, gezinin hoş ve katlanabilir hale gelmesinde emeği geçer herkese teşekkür borçluyuz. Her bir gezinin kendine göre meşakkati, yapılan programa tam uymayan gidişatı olabilir. Ancak mesele zahmet içinde rahmeti görebilmektir.

            Gezi ile ilgili daha çok şey kaleme alınabilir. Şairin ifadesiyle, şimdilik; “O şarkıdan dahi söylenmedik neler kaldı” demekle yetinelim. Yazıları okuyup değerlendiren Tamer Cebeci ve Rıdvan Akın’a teşekkür ediyorum.

            Selam, hürmet ve mahabbetle.

 

[1] Bence Aliya İzzetbegoviç, bu muhit ile birlikte dikkate alınarak düşünceleri tahlil edilmesi gereken bilgedir. İnsanı muhitten bağımsız ele alamayız. Bu doğrultuda yapılan çalışmalar, maalesef, o kadar az ki bizde…

[2]https://www.dunyabulteni.net/ecdad-selcuklu-nun-anadolu-ya-armagan-ettigi-10-unlu-medrese-p10-aid,26832.html#galeri [Erişim: 17. 07. 2018]

 

[3] Aslında “Ali” olması gerekirken bölge insanı, kimi isimleri uzatarak telaffuz edermiş. “Ali” kelimesinin “Alija”ya dönüşmesi gibi.

[4] Bu açıdan ‘bilge kral’ tabiri, üzerinde düşünülmesi gereken bir sıfattır. Zira ‘kral’ ünvanı, Müslüman idareciler için kullanılmamıştır.

[5] Tünelin girişinde böyle bir levha var: “The Place that ended 20th century. Tunel Spasa”

[6] http://siir.me/gitme-ey-yolcu  [Erişim: 17.07.2018]

[7] Juan Goytisolo’dan naklen. Tarihe Tanıklığım isimli eserin ithaf bölümü.

[8] Zlata Filipoviç, Zlata’nın Günlüğü (Bosna savaşını yaşayan Boşnak bir çocuğun günlük notları); Yılmaz Öztuna, 93 ve Balkan Savaşları Avrupa Türkiye’sini Kaybımız ve Rumeli’nin Elden Çıkışı; Mustafa Çalık, Bir Asır Sonra Balkan Savaşları. Rıdvan Akın ilave olarak şu eserleri salık verdi: H. Yıldırım Ayanoğlu, Osmanlı'dan Günümüze Ohri Gölü'nde Bir İnci Struga, İz Yayıncılık; Üsküp Kitabı, Fide Yayınları; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Balkanların Makus Talihi: Göç, İz Yayınları; Ali İhsan Sabis, Balkan Harbinde Neden Mağlup Olduk? İlgi Kültür Sanat Yayınları; Mesa Selimovic, Derviş ve Ölüm, Timaş Yayınları.

 





















Bu makale 1022 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kumru'nun Mütedeyyin İş Adamı Lütfi Amca18 Eylül 2018

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2184  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 11354911  defa okunmuş ve 2745 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign